İSTANBUL’DA ŞİDDETİN GÖRÜNMEZ YÜZÜ: HER İKİ KADINDAN BİRİ ŞİDDET MAĞDURU
AYSİT Vakfı tarafından hayata geçirilen ve Doç. Dr. Gülenay Pınarbaşı ile HACE Araştırma Proje Koordinatörü Nuran Köse Çerçi tarafından yürütülen kapsamlı araştırma, İstanbul’da kadına yönelik şiddetin boyutlarını çarpıcı verilerle ortaya koydu.
İSTANBUL – İstanbul’un 39 ilçesini kapsayan, titiz bir akademik hazırlığın ürünü olan “İstanbul’da Kadına Yönelik Şiddet ve Toplumsal Algı Araştırması”, AYSİT Vakfı’nın öncülüğünde ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nin destekleriyle kamuoyuyla paylaşıldı.
Araştırma Künyesi:
Bu araştırma, AYSİT Vakfı finansmanında, İstanbul’da yaşayan 18 yaş ve üzeri bireylerle gerçekleştirilmiştir. Toplam 750 katılımcı ile Bilgisayar Destekli Telefonla Görüşme (CATI) ve Bilgisayar Destekli Web Anketi (CAWI) yöntemlerinin birlikte kullanıldığı hibrit veri toplama süreci yürütülmüştür.
Örneklem tasarımında, 2024 yılı TÜİK ADNKS verilerine dayalı ilçe nüfus oranları esas alınmış; yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyine göre demografik kotalar uygulanarak tabakalandırılmış kota örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırma kapsamında 387 kadın katılımcı ile görüşülmüştür. Veriler 1 Ağustos – 18 Ekim 2025 tarihleri arasında toplanmıştır.
Araştırma bulguları, ilgili örneklem çerçevesi kapsamında değerlendirilmelidir. Bu çalışma, kadına yönelik şiddete ilişkin toplumsal algıyı ve farkındalık düzeyini ölçmeye yöneliktir; normatif bir değerlendirme ya da genelleyici bir yargı üretmeyi amaçlamamaktadır.
Araştırma bulguları; şiddetin yalnızca fiziksel değil, psikolojik, ekonomik ve dijital katmanlarını da mercek altına alarak toplumun şiddeti nasıl tanımladığını, hangi alanlarda reddettiğini ve nerelerde hâlâ normalleştirdiğini ortaya koydu.
Araştırmaya göre İstanbul’da her iki kadından biri (%47), 18 yaşından itibaren en az bir kez şiddetin bir türüne maruz kalıyor. Daha da çarpıcı olan ise bu kadınların %41,2’sinin şiddeti yalnızca geçmişte değil, son bir yıl içinde de yaşamaya devam etmesi.
Şiddet türleri incelendiğinde %53,2 ile psikolojik ve duygusal şiddet ilk sırada yer alıyor. Fiziksel şiddet ikinci sırada gelirken, dijital şiddet ise konum takibi ve hesap kontrolü gibi biçimlerle yükselen yeni bir tehdit olarak öne çıkıyor. Şiddetin faili çoğunlukla yabancı değil; %69,2 ile eş veya eski eş. Bu veri, kadınlar için en riskli alanın kamusal alan değil ev içi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Araştırmanın en kritik bulgularından biri, toplumun şiddete yaklaşımındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. Toplumun büyük çoğunluğu şiddeti açıkça reddederken, aynı toplum kıskançlık temelli kontrolü, müdahaleyi ve ekonomik denetimi belirli ölçülerde normal kabul edebiliyor. Katılımcıların %32,5’i erkeğin kadının giyimine müdahale edebileceğini, %28,7’si ise kıskançlık nedeniyle kontrol davranışlarını normal bulduğunu ifade ediyor. Bu durum, açık şiddetin reddedildiğini ancak gündelik kontrol ve müdahale davranışlarının hâlâ meşru görülebildiğini gösteriyor.
Araştırma, şiddetin en büyük risk alanının açık şiddet değil, normalleşmiş davranışlar olduğunu ortaya koyuyor. Toplumun önemli bir kesimi ekonomik zorlukları (%35,1), eğitim eksikliğini (%48,5) ve çocuklukta şiddet görmüş olmayı (%48,8) şiddetin nedeni olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, şiddeti anlamaya çalışırken farkında olmadan gerekçelendirme ve meşrulaştırma alanı oluşturulduğunu gösteriyor.
Daha çarpıcı olan ise bazı davranışların hâlâ net biçimde şiddet olarak görülmemesi. Harcamaların kontrol edilmesi, ekonomik bilgilerin saklanması ve dijital takip gibi davranışlar toplumun önemli bir kısmı tarafından hâlâ tartışmalı kabul ediliyor. Bu durum, şiddet algısının hâlâ büyük ölçüde fiziksel zarar üzerinden kurulduğunu ortaya koyuyor. Fiziksel ve cinsel şiddet %90’ın üzerinde oranlarla şiddet olarak kabul edilirken, ekonomik ve psikolojik şiddet daha düşük oranlarda tanımlanıyor.
Araştırma aynı zamanda güçlü bir sessizlik sarmalına işaret ediyor. Toplumun %61,1’i kadınların şiddeti gizlediğini düşünüyor. Bu sessizliğin en önemli nedenleri arasında çocukların etkilenmesi, ekonomik bağımlılık ve toplumsal baskı yer alıyor. Kadınlar çoğu zaman şiddeti yalnızca yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda saklamak zorunda kalıyor.
Bir diğer dikkat çekici bulgu ise kararsız kitle. Birçok başlıkta %20–40 arasında değişen kararsızlık oranı, toplumun önemli bir bölümünün net bir değer setine sahip olmadığını ve doğru politikalarla yön değiştirilebilir olduğunu gösteriyor. Programa katılan İstanbul Vali Yardımcısı Okan Leblebicier, bu araştırmaların sonuçlarından istifade ettiklerini, 2012 yılında kabul edilen 6284 yasasının çok öngörülü bir yasa olduğunun altını çizdi.
Prof. Dr. Alev Erkilet değerlendirmesinde, kadına yönelik şiddetin “ama”sız bir şekilde reddedilmesi gerektiğini vurgulayarak, şiddetin yalnızca hukuki düzenlemelerle değil toplumsal kalıp yargılarla mücadele edilerek önlenebileceğini ifade etti. Kadınların sesinin yalnızca duyulmasının yeterli olmadığını belirten Erkilet, “Sözün yoksa, sesin yoksa sen de yoksun” sözleriyle toplumsal sorumluluğa dikkat çekti.
AYSİT Vakfı Başkanı Serpil Balat ise araştırmanın en önemli mesajının şiddetin sürekliliği olduğunu belirterek, “Bu veriler bize şunu gösteriyor: Şiddet bir an değil, kadının hayatını kuşatan bir süreçtir” dedi. Balat, özellikle ekonomik bağımlılık, çocuklar ve toplumsal baskının kadınları sessizliğe ittiğini vurguladı.
Araştırmayı yürüten Doç. Dr. Gülenay Pınarbaşı, çalışmanın şiddetin sosyal sınıf gözetmeksizin her katmanda var olduğunu ortaya koyduğunu ifade ederken, Araştırma Uzmanı Nuran Köse Çerçi kadınların koruyucu mekanizmaları bildiğini ancak toplumsal baskının bu mekanizmaların kullanımını sınırladığını belirtti.
Araştırmanın genel sonucu çok net: Şiddet hem yaşana bir eylem hem de normalleşen bir süreçtir. Kontrol, kıskançlık, ekonomik bağımlılık ve toplumsal kalıp yargılar dönüşmeden şiddetle mücadelenin kalıcı olması mümkün görünmemektedir. Araştırmanın sonuçları ilerleyen günlerde çeşitli platformlarda açıklanmaya ve farkındalık oluşturmaya devam edecektir.
AYSİT_Kadına Yönelik Şiddet Araştırması_MÜ_ÖZET SUNUMU